Dilin çıkarlara alet edildiği, doğrunun yerini riyakârlığın aldığı toplumlarda sadece ahlak değil, liyakat ve adalet de can çekişiyor. Uzmanlar uyarıyor: "Dalkavukluk, bir toplumun geleceğini yıkan en büyük zulüm ortağıdır."
Sözün dürüstlükten kopup kişisel ikballere köprü olduğu bir dönemde, toplumsal çürümenin ayak sesleri daha gür duyulmaya başlandı. "Doğruyu" değil, "güçlüye hoş geleni" söylemeyi adet edinen diller; aklıselimi sustururken, vicdanları da karanlığa mahkûm ediyor.
Liyakat Ölüyor, Şahsiyet Zedeleniyor
Dalkavukluğun bir "beceri" olarak görüldüğü sistemlerde, hak ve hukuk kavramları yerini methiyelere bırakıyor. Bu yozlaşma sarmalında, liyakat sahibi bireyler saf dışı bırakılırken, sadece "alkış tutmayı" bilenlerin yükselmesi, toplumsal adaletin temeline dinamit koyuyor. Şahsiyetin yerini riyakârlığın alması, bireysel bir ahlak sorunu olmaktan çıkıp kolektif bir çöküşe dönüşüyor.
Eleştiri "Düşmanlık" Sayılıyor
Hakikatin sesinin kısıldığı bu toplumlarda, en yapıcı eleştiriler bile "düşmanlık" olarak yaftalanıyor. Doğruluğun bir tehdit, zulmün ise alkışlanacak bir başarı olarak algılanması, toplumu haktan ve adaletten koparıyor.
Yalan Duvarları Arasında Kopan Bağlar
Sürecin en tehlikeli noktası ise yönetim kademelerinde yaşanıyor. Etrafı dalkavuklar tarafından örülen "yalan duvarları" ile çevrilen yöneticiler; halktan, haktan ve gerçeklikten kopuyor. Bu izolasyon, sadece yönetenlerin değil, tüm bir halkın kaybettiği trajik bir sonu hazırlıyor.
"Dalkavukluk hem yalan söyleyerek hem de gerçeği gizleyerek adaletsizliğe ve zulme ortak olmaktır."